Ana içeriğe atla

Kayıtlar

29 EKİM: MUCİZE DEĞİL, MÜCADELE!

94 yıla çok şey sığdırmış Cumhuriyet’in kuruluşunu kutluyoruz. Kutlu olsun! Cumhuriyet için çok söz edildi, çok eleştirildi; çok da methiyeler dizildi. Negatif anlamda söylenmiş en cüretkar söz, AKP’li eski bir milletvekilinin söylediği, “90 yıllık reklam arası” sözüdür. Bizim "bu taraf"ta olanlar, o söze tepki gösterince "o taraftakiler" çark etti. Çark ettiklerinin göstergesi olarak da o sözü söyleyen vekili bir daha aday göstermemişlerdi. Biz de "başarmış olmanın hazzı" ile sessizliğe büründük. Meselenin bir milletvekilinin "patavatsızlığı" olmadığını kısa süre sonra öğrendik.
SEYİRCİ KALMAMAK!
Nitekim "90 yıllık reklam arası" sözünün üstü henüz tozlanmıştı ki bu kez başka bir AKP'li vekil; üstelik, MKYK Üyesi Ayhan Oğan, "yeni bir devlet kuruyoruz" dedi. "Bizim taraf" gene tepki gösterdi, "öbür taraf" gene çark etti; biz gene sessizliğe büründük ama onlar aralıksız çalıştı. Nitekim bu kez karşımıza "müf…
En son yayınlar

Hocam Ahmet Taner Kışlalı

Benim üniversite maceram, 12 Eylül Öncesi ve sonrası olmak üzere iki kısımdan ibarettir. İlk üç yarıyılı faşist saldırılar altında; son beş yarıyılı ise baskının kol gezdiği bir ortamda okudum.  Ara vermek zorunda kaldığım 1980-83 arasında ise Mamak’a “sonbahar gel(mişti)”. Kendi “sonbahar”ım henüz bitmişti ki çıkan “öğrenci affı” ile okula dönmüştüm. Bana yakınlık göstermek isteyen herkesten “gizli polis” çıkartacak kadar “tecrübe” sahibi idim ama diğer öğrenciler için bir “muamma” olduğumu fark edemedim. “Ricat” yaşanmış olsa da “sol hava”nın hakim olduğu bir okula, dönemin ortasında gelip, sınıfın en arkasına konuşlanmış; dersi oradan dinleyip, konuşmaları oradan takip etmeye başlamıştım. Neredeyse kimsenin tanımadığı ve sadece “dinlemekle yetinen”, yaşı diğerlerine oranla bir miktar “geçkin” birinin “muamma” olarak tanımlanması, “hafif” bile kaçar; varın gerisini siz düşünün.
KALABALIKTAKİ YALNIZI GÖREBİLMEK Derslere girdikten sonra öğrencilerin söz almasında azalma olduğunu ilk f…

10 Ekimler Olmasın Diyorsanız!..

İki yıl önceydi; katillerin patlattığı bomba sonucu 104 kişi ölmüş; 400’den fazla kişi yaralanmıştı. 104’e bir rakam olarak bakmayın; öğretmeninin, “o gülen yeşil gözlerin artık dersleri izleyemeyecek, okuyamayacak, yazamayacak” dediği dokuz yaşındaki Veysel’in de olduğu 104 kişiden bahsediyorum. O an gözüme, gencecik çocukların taşıdığı, "Ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı" sözleri yazılı bir pankart takıldı. O mitingin talebi barıştı ve barış talebini kana bulamışlardı. O karanlık el, her kimin eliyse çocukların gökyüzüne kansız bakmasını istememişti. O katliamın öncesinde ve sonrasında yaptıkları pek çok katliamda olduğu gibi! FAŞİZMİN EN İYİ BİLDİĞİ ŞEY! Sonradan öğrendik ki katiller o kadar rahatlarmış ki bindikleri taksiden para üstünü almayı dahi ihmal etmemişler; miting alanına da elini kolunu sallayarak girmişler. Halbuki iki elin parmağını geçmeyen insanların toplanıp herhangi bir açıklama yaptıkları an kişi başına onlarca polisin düştüğü bir şehirdir An…

HALKIN POLİSİ CEVAT YURDAKUL

Bazı insanlar, hem kendileri umutludur hem de attıkları adımlarla etrafına umut dağıtırlar. O insanlar, aynı zamanda, mücadelecidir; hakkın, hukukun yerini bulması için gece gündüz çalışır, yorgunluk nedir bilmezler; kimsesize kimse olurlar. O “güzel insanlar” da bilirler ki etraf, kimsesiz ile zayıf ve güçsüz ile hatta “derya içre olup deryayı fark etmeyen balıklar” ile doludur ama “deryada damlası” olmak, yaşama anlam katmanın “mütemmim cüzü”dür. Zaten o insanlar varsa kendisini zayıf yahut güçsüz hissedenler için hayata tutunmanın da bir anlamı vardır. DERYANIN RENGİYDİ CEVAT YURDAKUL! Değişmez var sayılan “deryanın rengi” de, işe o “damla” ile değişir. “Rengin açığa çıkması”, “tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesi”nden ötürü uzun zaman alır ama alır; o “iz” açığa çıkar. Katiller sürüsünün katlettiği Cevat Yurdakul da öyle bir insandı! II. MC Hükümeti’nden sonra kurulan Ecevit Hükümeti, en iyi icraatlarından birini yapmış; Yurdakul’u Adana Emniyet Müdürü olarak atamı…

Neşet Baba!

Bazı insanlar, hayatın hakkını vererek yaşarlar. Geçtikleri her yerde onların izlerine rastlarsınız. Bedensel varlıklarının ötesindedir, hissettirdikleri ağırlık; tıpkı bir türküde dillendirildiği gibi: “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
Gönülden gönüle yol gizli gizli.”
Serinlemek istediğinizde gölgesine girebileceğiniz ulu bir ağaç veya ihtiyaç duyduğunuzda içinizi ısıtan bir güneş gibidirler. Hepimiz bakarız ama onlar “can gözleriyle görürler”; bu yüzden olsa gerek, “kalkıp göç eylediklerinde”, dünya öksüz kalır. Göçüp gidenin ardından kalan boşluk, hiç doldurulamaz.
Tıpkı Neşet Ertaş gibi! Beş yıl oluyor; hakka yürüyeli! 1938 yılında doğup, 2012’de tamamladığı dünyevi hayatını şöyle özetlemiş bir şiirinde:  “Bin dokuz yüz otuz sekiz cihana Kırtıllar Köyünde geldin, dediler. Babama Muharrem, anama Döne Dedim; sen atayı bildin, dediler.” GÖNÜL GÖZÜ AÇIK BİR HALK AŞIĞI! Bektaşiliğin alt parçası olan Abdallık geleneğine mensup bir ailenin çocuğudur. Erol Parlak, O’nun için “Neşet Erta…

TEOG ya da Uluabatlı Hasan'sız Fatih!

“Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın? Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!” Ortaokullu yıllarda tüylerimi diken diken eden bu şiiri gururla okumuşluğum çoktur. Ta ki sonradan 12 Eylül Darbesinin mülteci yaşama zorladığı bir sınıf arkadaşım, Bertolt Brecht’in kitabını hediye edene kadar. “Al, oku” dedi; “özellikle şu şiiri.” GENÇ İSKENDER TEK BAŞINA MI FETHETTİ HİNDİSTAN’I?Okuyan Bir İşçinin Düşündükleri” şiirini işaret etmişti.  “Genç İskender fethetti Hindistan’ı,
Tek başına mı?
Sezar yendi Gallileri.
Yanında bir aşçı olsun yok muydu
?” Boşuna dememişler; hayat tecrübelerin toplamıdır! “El elden üstündür arşa kadar” yahut“bir elin nesi var; iki elin sesi var” sözleri o kadar eski midir; bilmiyorum ama kuvvetle muhtemeldir ki en çok da adını tarihe yazdıran “Fatih” biliyordu; “İstanbul’u aralarında Uluabatlı Hasan’ın da olduğu kitleler fethetmişti”.  “Aidiyet” hissi oluşmadan başarı gelmez! Aidiyet hissinin anahtarı da katılımcılıktır. Peki katılımcılık nedir? “Katılımcılı…

Ölüden Ne İstersiniz?

Ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, her şeyin vicdanla bağlantısını kurar. O’nun yapıtlarında toprağın da, suyun da, bitkilerin de vicdanı olduğunu görürsünüz ama daha da önemlisi, insan soyunun en vicdansızına da en çocuk vicdanlısına da rastlarsınız. İnsan kahramanlarının kişiliğinde okurlarını vicdanla buluşturan Aytmatov’a göre vicdan, “tohumdaki öz”dür. Özsüz tohum filizlenmez! Tarihin ilk çağlarında ise vicdan için “Tanrı’nın sesi” denirmiş. Bence de öyledir; vicdan, insanın ruhudur, içidir yani! O “iç”te ne varsa insanın dışına da o yansır. KARA VİCDANLILAR! “İçinin güzelliği dışına vurmuş” deriz ya bazı insanlar için işte vicdanımız ne kadar diriyse o kadar insanız. Ne kadar az bozulmuşsa ve ne kadar az kararmışsa “içimizdeki çocuk” o kadar sağlıklıyız; o kadar insanız. Vicdansızlık ise kötülükle müsemmadır; “kara vicdanlı” sözüyle anlatılan da budur. İnsan, toplumsal bir varlıktır ve yaşadığı sürece ne yaparsa yapsın iyi anılmak ister. Ama hayatta insanın boğazının düğüm düğüm…