Ana içeriğe atla

Aslolan hayattır, hayat ise BeşiktAşk(*)

Biri din, diğeri futbol olmak üzere iki şey için afyon kavramı kullanılır. Gençlik yıllarında söylediği “din halkın afyonudur” sözü ile Marx’ın, gerçek sorunlar yumağı içinde çaresiz kalan halkın din aracılığıyla ulaştığı huzuru aldatıcı bir mutluluk olarak tanımladığını biliyoruz. Aynı tanımlama, özellikle 20. Yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren futbol içinde yapılmış bulunuyor. Salazar’ı “futbol, fado, fiesta” üçlemesiyle Franco’yu ise halkı yönlendirmek için ustaca kullanılan araçlardan biri olan futbolun oynandığı alanları “uyku tulumu” olarak tanımlamasıyla hatırlıyoruz.


Aslolan hayattır, hayat ise BeşiktAşk!


























































































































Afyon” tanımlamasının yerli yerine oturup oturmadığı tartışılabilir; ama tartışmasız bir gerçek var ki dinin de, futbolun da, en azından Türkiye’de giderek daha fazla insanı etkisi altına aldığı bir ortamda yaşıyoruz. İnanç özgürlüğünün, neredeyse bir inanca sahip olmanın gerekliliğine dönüşürken, bir futbol takımına taraftar olmamanın tuhaf kaçtığı bir süreci adımlıyoruz. Hepsinden önemlisi, tıpkı okul, işyeri, askerlik gibi dinin ve sporun, özellikle futbolun da devletin ideolojik aygıtları arasında kabul edildiğini hatırlatalım.
HANİYMİŞ BENİM İDEOLOJİK AYGITIM!
Biraz da Türkiye’deki laikliğin tuhaf uygulanmasından kaynaklı olsa gerek, toplum sanki inanç özgürlüğü talebi üzerinden din kavramıyla yeniden tanışmak istiyor. Dünyanın diğer coğrafyalarında nasıl bir seyir izlediğini bilmiyorum ama Türkiye’de Sünni Müslümanlar giderek daha çok “mazruf”u önemsizleştirecek bir biçimde “zarf”a yönelirken, Aleviler de kendilerinin başka türlü bir inanç taşıdıklarını bütün topluma hatırlatıcı refleksler gösteriyor.
Evrenin sırları çözüldükçe dine olan ilginin azalacağına ilişkin beklentinin tersine dönüp dindarlığın daha yaygın bir hal almış olmasını açıklayan çıkacaktır. Benim merak ettiğim, bu yaygınlığın kendi doğal mecrasına vararak, herkes için inanç özgürlüğünün kabulüne dönüşüp dönüşmeyeceği noktasında düğümleniyor. Bekleyip göreceğiz. Şimdilik görünen şu ki her Cuma, camiler giderek daha çok kalabalıklaşıyor. Daha önce karşılaştıkları şiddet ve gördükleri baskı nedeniyle Türk tipi tuhaf laikliğin alamet-i farikası gibi kullanılan “inanç, Allah ile kul arasındadır” sözünü pek makbul bulan Alevilerin bile son yıllarda daha çok kamusal alana çıkarak, inançlarına ilişkin ritüelleri gerçekleştirdiklerine göre “afyon” kavramının “ince elenip sık dokunması” gerekiyor. İnanç özgürlüğünün inanmamayı da kapsaması ve herkesin inancını hiçbir baskıya maruz kalmadan gerçekleştirmesi gerektiğinin bilinciyle bu faslı geçelim.
Faşizmin kol gezdiği tarihsel dönemeçte önemli ideolojik aygıtlardan biri olarak görülen ve bu nedenle “afyon” olarak tanımlanan futbol için de aynı şey söylenebilir. Artık bir endüstri halini almış bulunan futbol sektörü, yeni “uyku tulumları” ile elektronik ve dijital ortamların yaygın kullanımıyla giderek daha çok insanı kendisine çekebiliyor. Artık, Franco döneminin “uyku tulumları”nın yetmediği, kullanıcısı için her evin birer “uyku tulumu”na dönüştüğü ve dahası yanımızda hiç ayırmadığımız, telefon, tablet, netbook gibi şeylerin bile bu amaçla kullanıldığı bir endüstriden söz ediyoruz.
Sözü uzatmanın anlamı yok; halk futbola fena halde ilgi gösteriyor. Biliyoruz ki, diğer birçok spora oranla nerede istersek orada, diyelim ki sokak arasında, okul bahçesinde ve hatta evin orta yerinde bile oynanabiliyoruz. Herkesin, her yerde, her şeyi kullanarak oynadığı bir oyun olması, haklı olarak, futbolu daha da çok popülerleştiriyor.  Dahası ekranlardan evlerimize kadar girerek, her an, bize rüyamızda bile görsek inanamayacağımız büyüklükte maddi bir dünyayı hatırlatıyor. Halkı peşinde koşturan manevi dünyayı temsilen din ile maddi dünyayı temsilen futbol arasındaki bu illiyet bağı, kurulan hayallerde de ilginç bir paralellik oluşturuyor.
“SARI KIRMIZI AKAR KANIMIZ” AMA!
Gözünüzün önüne getirdiğinizde göreceksiniz ki, bu ülkenin kuş uçmaz kervan geçmez en ücra noktalarında bile futbolcu olmanın hayali kurulur. “Kimi kimsesi olmayan gençlerin kendisini ülkenin öne fırlamış futbolcularıyla özdeşleştirdiği; rüyalarında ‘arena’lara çıktığı ve zamanın hızla akıp gitmesiyle kaçırdığını düşündüğü o ‘şans’ı, bu kez oğullarının üzerinde denemekten çekinmediği bir oyundur futbol. Samuel Beckett, sanki, ‘hep denedin, hep yenildin. /olsun.../ yine dene, yine yenil. /daha güzel yenil’ sözlerini, yalnız oynanmayan ama hayalleri hep yalnız kurulan futbola ilgi duyan kimsesizler için söylemiş.
Hepimiz biliriz ki, bu ülkenin çocukları doğar doğmaz, belki zıbından bile önce“üç büyükler”in formalarıyla örtünürler. Babaların üç büyükler için çarpan yüreklerinin çocuklar üzerinden geleceğe taşınmasına dair bir ritüeldir bu! Büyüyüp kocaman insanlar haline geldiğimizde bile konu futbol oldu mu, yarım kalmış gençliğimizi, yaşanmamış çocukluğumuzu hatırlar ve hayata baktığımız yer üzerinden her gün yeniden bir hesap defteri açarız.
Tıpkı geçtiğimiz Pazar günü oynanan Beşiktaş Galatasaray maçında olduğu gibi. Geziden bu yana hepimizin yükseleni haline gelmiş çArşının muhteşem kareografisiyle keyifle izlemeye oturduğumuz ekranın karşısında ilk mesajı, 34. Dakikada almıştık. Yayıncı kuruluşun kıstığı sesler, doğal olarak “uyku tulumu”nun dışına taşmış; işte bu durum, verilen bedava biletleri “hak etmek” isteyen provakatörleri çileden çıkarmıştı. Güya Beşiktaşlılık üzerinden çArşı’yı zor duruma düşüreceklerdi!
İçişleri Bakanlığı’nın da “top”a girdiğine bakılırsa mumlarının gücü yatsıya kadar bile yanamamıştı. Takkeleri, saha içinde çektirdikleri hatıra fotoğrafı sırasında düşen provokatörlerin çirkefliği üzerinden boşuna uğraşıyorlar, futbol ile gündelik hayat arasına mesafe çekmeye. Çarşının açıklamasına baktığınızda, “futbol, fena halde hayata benzer” yakıştırmasının boşuna yapılmadığını görebilirsiniz.
Halkının sorunlarına karşı yüksek duyarlılık göstermekle kalmayıp futbol oynadığı şehirde gerçekleşen Gezi eylemlerine de destek veren Drogba’nın oynadığı takımın taraftarı olarak,  çArşının, “Beşiktaş, sadece bir spor kulübü değil, bunun çok daha ötesidir. Bize onu emsalsiz kılan şey sahip olduğu değerleri ve duruşudur. Hayatı futbola değil, futbolu hayata feda edeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Lakin bu güzel oyunu çirkinleştirenler de bunun hesabını vermelidir ki öfkemiz ve nefretimiz onlaradır.
Tam da hemşehrim Cemal Süreya’nın, “Beşiktaş sermayesi insan olan bir kulüp” sözünü doğrular gibi!
Tuhaf olan, bir zamanlar, “dini siyasete alet ediyorlar” diye mahkeme kapılarında süründürenlerin şimdi ateşli ateşli “futbolu siyasete alet ediyorlar” konuşmaları yapıyor olmaları; “camileri kışla, minareyi süngü” görenlerin “uyku tulumu”ndan “demokrasi manifesosu” çıkartanlar karşısında acz içine düşmüş olmalarıdır.
Rakibimizdir Beşiktaş; yeneriz sevinir, yenilir içimize atarız burukluğunu! Gene de vicdan taşıdığımızı unutmayız! Zira sahada oynanan vasat oyuna, türlü bahaneler üretip sahaya girerek, bütün toplumun vicdanı haline gelen çArşıyı karalamak isteyenlere rağmen BeşiktAşk’tır aslolan; yasakçılara hatırlatırız!
(*) Bu yazı, 24 Eylül 2013'de yayınlanmış; Beşiktaş'ın 2016-2017 Sezonunu Şampiyon olarak bitirmesi nedeniyle yeniden hatırlama gereği duyulmuştur. Beşiktaş'ın şampiyonluğunu kutlarım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ziya Yılmaz'ı yitirdik: Erken Ölen Mintanıyla gömülsün!

Akşam yerini geceye henüz bırakmıştı ki Nart Bozkurt aradı; “Ziya Abi’yi kaybettik” dedi. Mahir Çayan’ın dava arkadaşı Ziya Yılmaz, sonsuzluğa göçmüştü. Zorlu ama dolu bir hayatı 73 yıllık ömre sığdıran Ziya Abi’miz artık sonsuzluk evrenindeki ebed müddet istirahatgahına çekilmiş bulunuyor.
Nart Bozkurt, O’nu anlatmak için Edip Cansever’in, ''Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak, Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir" dizelerini seçmişti. Söz konusu Ziya Abi olduğu için hakikaten öyle!
İlk TİP kurulduğunda Fatsa İlçe Başkanlığını üstlenmiş; başını çektiği fındık mitingleri, sorunun kapitalizmin vahşetinden kaynaklandığına karar vermesini kolaylaştırmıştı. Bu tarihten sonra O’nu, şiddet eksenli devrimci eylemlerin içinde görüyoruz.
Mahir Çayan ile kurdukları THKP-C, “siyasi mücadele için silahlı propaganda” yöntemini benimsemişti. İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom'un kaçırılması eylemine katılmış; sonrasında, aralarında Mahir Çayan’ın da bulund…

Maraş'ı Unutmak İnsanlığımızı Unutmaktır!

Maraş katliamı, 39. yılını geride bıraktı. Resmi rakamlara göre o katliamda 111 kişi katledildi. “Cami bombalandı” yalanı üzerine halkı kışkırtmışlar; Yörük Selim gibi mahalleleri yerle bir etmişlerdi. Katliam sonrası Ecevit’e ulaştırılan 1 Ocak 1979 tarihli belgeye bakıldığında, katliamı yapanlar, karanlık ama örgütlü güçlerdi.

OTUR, OTURDUĞUN YERDE RIDVAN!

Rıdvan Dilmen şöyle demiş: “Demirtaş'a oy vereceğim deyip TRT’de program yaptıktan sonra sus pus olan sanatçılar ile ATV'de program yapıp ayrıldıktan sonra barış bildirisine imza atanlar omurgasız” ama kendisi omurgalıymış! Öyle midir, varsa bir “omurgasızlık”, kimden ve nereden kaynaklanmaktadır; oraya elbette geleceğim ama öncelikle bu sözü edenin durduğu yere bakalım. Zira baktığı yer “içeri”sidir ve oradan görmesini dikte ettiklerinİ göstermektedir. Nasıl mı? BU KADAR MI İÇERİDEN OLUNUR? Enişte kime deriz? Kız kardeşlerimizin eşlerine! Halamızın, teyzemizin eşleri de bizim için eniştedir. Peki siz hiç başkasının eniştesine “enişte” dediniz mi? Ama Rıdvan Dilmen, Erdoğan’ın eniştesine “enişte” diyor; hem de hiç yadırgamadan! Bu ne anlama gelir? Rıdvan, artık, “aileden biri”. Yani “içerde”! Hem bu kadar “içerde” olacaksın hem de evine ekmek götürmek zorunda olduğu için iktidarın baskıları karşısında sessizliğe bürünenleri omurgasızlıkla itham edeceksin. Bu mantıkla devam edi…