Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Huri Var, Zebani Yok!

CENNET VAR AMA CEHENNEM YOK! Muş! En azından bazı Türklere göre öyle! Araştırma 2012’de yapılmış.
PEW’in yaptığı Dünya Müslümanları Araştırma Raporu’nda ilginç sonuçlar var. Örneğin Türklerin yüzde 96'sı meleklere, yüzde 92’si kadere ve alın yazısına inanıyormuş. Eyvallah! Her 100 Türk'ten 92'si cennete inanıyormuş. Buna da eyvallah! Gelin görün ki cehenneme inananların oranı yüzde 87 imiş. Yani yüzde 5’lik bir kesim, “cennet var ama cehennem yok” diyormuş. “Huri var ama Zebani yok” diye de okunabilir. “Her şey zıddıyla kaim”ken aradaki farkın nasıl oluştuğunu merak ediyorsanız, memleketin yerinden çıkmış çivisine bakabilirsiniz. O kadar haksızlığı-hukuksuzluğu kim yapıyor? O kadar yolsuzluğa kim göz yumuyor, kim alıyor bu rüşvetleri? Kim eziyor kimsesizleri, kim çıkıp gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor? Kim katlediyor kardeşlerimizi? Kim çalıyor ödediğimiz vergileri?
Diye soruyorsanız, bu yüzde 5'e dikkatle bakın!
En son yayınlar

2019: Kendinizi yönetirseniz, kentinizi de yönetirsiniz!

Rivayet edilir ki bir ülkenin hükümdarının atı kaybolmuş. Ülkesinin falcılarını, alimlerini toplayan Hükümdar, onlardan atının nereye gittiğini bulmalarını istemiş. Atı bulmak için herkes seferber olmuş ama bulamamışlar. Bunun üzerine hükümdar, atını bulana ödül vereceğini açıklamış. Ödülü duyan herkes atı aramak için yollara düşmüşse de sonuç hüsranmış. Günler geçtikçe hükümdarın umutları da azalmış.
EMPATİ YAPABİLMEK! Tam umutları tükenmek üzereyken hükümdara, bir çobanın kendisiyle görüşmek istediği iletilmiş. Hükümdar umutsuzmuş ama gene de çobanı kabul etmiş.  Çoban, kaybolan atı bulabileceğini söylemiş. Hükümdar pek inanmamış ama yapacağı de bir şey yoktur. “Peki öyleyse ara bakalım” diye çobana izin vermiş. Çok geçmeden de çoban atı bulup getirmiş. Hükümdar, bilginlerin, alimlerin, keskin nişancıların, dağları mekan tutmuş avcıların bulamadığı atı, bir çobanın nasıl bulduğuna anlam verememiş. Merakını gidermek için çobana sormuş: “Bu atı bulmak için herkes seferber oldu …

Kadın Hakları: Mücadele Kazandırır(*)

Uygur Hakanının annesi Uluğ Hatun, anlaşmazlıkları çözen, bir çeşit yargıçmış! Tarih, o sıralar, 7. Yüzyıl… İbn-i Batuta, ki Anadolu’ya yaptığı seyahat ile ünlüdür, İznik’te, huzuruna çıktığı Nilüfer Hatun’u kastederek, “Bu memlekette kadınlar erkeklerden daha üstün” diye yazdığında, tarih, 1333’müş! O zamana kadar kadınlar pazara da gider, sandala da binerlermiş. KADINLAR İÇİN KARANLIK DÖNEM! Ta ki 3. Mehmed’e kadar! Hani şu tahta çıktığı gün, 19 kardeşini aynı anda öldürten Padişah… İşte O, dönemin Şeyhulislamının verdiği fetva ile kadınların kaymakçı dükkanlarına girmelerini yasaklamış. Tarih, 1603’müş! Yerine gelen I. Ahmed, muhtemelen O’ndan geri kalmak istememiş; O da, kadınların erkekler ile aynı sandala binmelerini yasaklamış. Tarih 1610’muş! Abdulhamid’lerden birincisi, 1787’de, kadınların mesire yerlerine gitmelerini; Mahmud’lardan ikincisi ise 1828’de, ince kumaştan ferace giymelerini yasaklamış. Derken, önce kadınların sokağa çıkmaları haftada dört gün ile sınırlanmış; so…

Fesli Kadir'in Kök(süzlüğ)ü!(**)

Fesli Kadir'i bilirsiniz; hani şu yatıp kalkıp, "keşke Yunan kazansaydı" diyen zatı! Alameti farikası başındaki "fes"tir.  Başına "fes"i takınca "akan sular"ın duracağını zannediyor Kadir Mısırlıoğlu! Peki "fes"in herhangi bir kutsallığı var mı? Bugün Kılık Kıyafete Dair Yasal Düzenlemenin 83. Yıldönümü. 3 Aralık 1934’de çıkartılan bir Yasa ile Bazı Giysilerin Giyilemeyeceği düzenlenmişti; bunların arasında "fes" de var! Bu ve benzer yasaları kastederek, “her şeyimizbir gecede değişti” diyor bazı aklı evveller. Oysa azıcık tarih bilgisi olan herkes biliyor ki Kılık Kıyafet Tartışmasının kökeni, 2. Mahmud’a kadar gider. Biliyorsunuz; 2. Mahmud, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmış; yerine Avrupai tarzda kurulan “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” isimli orduyu kurmuştu. GAVUR PADİŞAH? İşte bu ordunun kıyafeti olarak da Batı tarzında ceket, pantolon, fes ve potin olarak belirlenmişti. Bu durum, başta Şeyhülislam olmak üzere ulema tarafınd…

Elçiler Ayakta Ölür!

Kimsenin karşısında değil; kimseden de yana değildi. Hakikati su yüzüne çıkarmaktı tek derdi! Hakikat, Anadolu’nun kardeş kadim halklarının bin yıllardır farklılıklarını koruyarak birlikte yaşama kültürüne sahip olduklarıydı. Sonra ne olduysa oldu; birden bire “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman”lar türedi. O türeyişin körüklediği ırkçılık, beraberinde karşıtını da yarattı. Değil mi ki her hareket karşıtını yaratır! Karşıtın varlığı, ırkçılığı daha da öfkelendirdi. Öfkenin insana yar olmadığını anlayacak ne havsalaları vardı ne de mecalleri!

29 EKİM: MUCİZE DEĞİL, MÜCADELE!

94 yıla çok şey sığdırmış Cumhuriyet’in kuruluşunu kutluyoruz. Kutlu olsun! Cumhuriyet için çok söz edildi, çok eleştirildi; çok da methiyeler dizildi. Negatif anlamda söylenmiş en cüretkar söz, AKP’li eski bir milletvekilinin söylediği, “90 yıllık reklam arası” sözüdür. Bizim "bu taraf"ta olanlar, o söze tepki gösterince "o taraftakiler" çark etti. Çark ettiklerinin göstergesi olarak da o sözü söyleyen vekili bir daha aday göstermemişlerdi. Biz de "başarmış olmanın hazzı" ile sessizliğe büründük. Meselenin bir milletvekilinin "patavatsızlığı" olmadığını kısa süre sonra öğrendik.
SEYİRCİ KALMAMAK!
Nitekim "90 yıllık reklam arası" sözünün üstü henüz tozlanmıştı ki bu kez başka bir AKP'li vekil; üstelik, MKYK Üyesi Ayhan Oğan, "yeni bir devlet kuruyoruz" dedi. "Bizim taraf" gene tepki gösterdi, "öbür taraf" gene çark etti; biz gene sessizliğe büründük ama onlar aralıksız çalıştı. Nitekim bu kez karşımıza "müf…

Hocam Ahmet Taner Kışlalı

Benim üniversite maceram, 12 Eylül Öncesi ve sonrası olmak üzere iki kısımdan ibarettir. İlk üç yarıyılı faşist saldırılar altında; son beş yarıyılı ise baskının kol gezdiği bir ortamda okudum.  Ara vermek zorunda kaldığım 1980-83 arasında ise Mamak’a “sonbahar gel(mişti)”. Kendi “sonbahar”ım henüz bitmişti ki çıkan “öğrenci affı” ile okula dönmüştüm. Bana yakınlık göstermek isteyen herkesten “gizli polis” çıkartacak kadar “tecrübe” sahibi idim ama diğer öğrenciler için bir “muamma” olduğumu fark edemedim. “Ricat” yaşanmış olsa da “sol hava”nın hakim olduğu bir okula, dönemin ortasında gelip, sınıfın en arkasına konuşlanmış; dersi oradan dinleyip, konuşmaları oradan takip etmeye başlamıştım. Neredeyse kimsenin tanımadığı ve sadece “dinlemekle yetinen”, yaşı diğerlerine oranla bir miktar “geçkin” birinin “muamma” olarak tanımlanması, “hafif” bile kaçar; varın gerisini siz düşünün.
KALABALIKTAKİ YALNIZI GÖREBİLMEK Derslere girdikten sonra öğrencilerin söz almasında azalma olduğunu ilk f…