Kayıtlar

Van ağlıyor, biz seyrediyoruz!

Deprem acımasız bir afettir; nereden, ne zaman geleceği belli olmaz. Bazen, dalgalı siyah saçlı bir kızı, bazen kundaktaki mavi gözlü bebeği, bir gözünün rengi diğerinden farklı olan bir kediyi bazen; bazen de namaza durmuş bir ihtiyarı alır götürür zamansız. Zamanların en karanlık zamanıdır deprem; bazen şafak sayan askeri, bazen dağdaki köyüne un götürürken yol üstü karakolunda tutulan çeteleye imza atmak için hazır olda bekleyen köylüyü yakalar en zamansız yerinden! Geleceği bilinen ama geldiğinde en hasarsız atlatılması için hiçbir önlem alınamayan bir afettir, bahsettiğimiz. Beklenen ama beklememek için yapılan çağrılara sessiz kalanların hüküm sürdüğü bir ülkenin kara yazgısı rolündedir. “ Nuh’a beşikler vermiş, Havva Ana’yı dünkü çocuk saymış ” Anadolu coğrafyasının ayrılmaz parçası, kaderi olan deprem, bu kez 7.2 gibi çok büyük bir şiddetle ve tam da kışın-ayazın ortasında gelip buldu Vanlıları, Ercişlileri. Büyük Marmara Depremi’ni anımsatarak, afeti beklememek lazı...

Ziya Yılmaz'ı yitirdik: Erken Ölen Mintanıyla gömülsün!

Resim
Akşam yerini geceye henüz bırakmıştı ki Nart Bozkurt aradı; “ Ziya Abi’yi kaybettik ” dedi. Mahir Çayan’ın dava arkadaşı Ziya Yılmaz, sonsuzluğa göçmüştü. Zorlu ama dolu bir hayatı 73 yıllık ömre sığdıran Ziya Abi’miz artık sonsuzluk evrenindeki ebed müddet istirahatgahına çekilmiş bulunuyor. Nart Bozkurt, O’nu anlatmak için Edip Cansever’in, ''Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak, Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir" dizelerini seçmişti. Söz konusu Ziya Abi olduğu için hakikaten öyle! İlk TİP kurulduğunda Fatsa İlçe Başkanlığını üstlenmiş; başını çektiği fındık mitingleri, sorunun kapitalizmin vahşetinden kaynaklandığına karar vermesini kolaylaştırmıştı. Bu tarihten sonra O’nu, şiddet eksenli devrimci eylemlerin içinde görüyoruz. Mahir Çayan ile kurdukları THKP-C, “ siyasi mücadele için silahlı propaganda ” yöntemini benimsemişti. İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom'un kaçırılması eylemine katılmış; sonrasında, aralarında Mahir Çay...

Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık!

Resim
Turhan Yörükan'dan 'Bağlanma ve Sonraki Yaşlarda Görülen Etkileri' Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık! Çok sayıda araştırma ve inceleme kitabıyla tanınan Turhan Yörükan'ın Bağlanma ve Sonraki Yaşlarda Görülen Etkileri adını taşıyan çalışması, daha önce yayınlanan Alfred Adler, Sosyal Roller ve Kişilik kitabını tamamlıyor. Birlikte okunduğunda, içimizdeki hareketi, geride bıraktıklarımızı, özellikle de bizsiz yaşamak zorunda kalan çocuklarımızı nasıl bir sosyal psikolojik ortama ittiğimizi daha arı biçimde görebiliyoruz. Yüksel IŞIK Hani Nâzım Hikmet, bir şiirinde 'Kimi insan otların/ kimi insan balıkların çeşidini bilir/ ben ayrılıkların!/ kimi insan ezbere sayar yıdızların adını/ ben hasretlerin!' diyor ya peki, siz bilir misiniz 'Ama ben annemin saçları olmadan uyuyamam ki' sözlerinin ne anlama geldiğini? Biliyorum; bazılarınızın aklına Cemal Süreya'nın, 'Oysa ben senin gözlerinsiz edemem, bilirsin...' sözleri geliyor ama peki siz, bir ç...

12 Eylül kimin eseri?

Yirminci yüzyılın son çeyreğinin önemli şairlerinden olan Ahmet Telli, gördüğü işkenceleri anlattığı “ Su Çürüdü” adlı şiirine, “Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. /Yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri ” dizeleriyle başlıyor. Şiir şöyle bitiyor: “ Kutuda kalan son bir yudum su, /su bile değildi artık. /Küstü, öldürdü kendini su... /Su çürüdü...”. Telli ile aynı avluya bakan yan yana iki koğuşta geçirdik, 12 Eylül’ün o karabasan günlerini. Yıllarını gencecik öğrencilere insani duyarlılığı öğretmekle geçiren Telli, o kadar işkence görmüştü ki, “Soyumun neye benzediğini unuttum. /'İnsana benziyorlardı' diye duymuştum bir vakitler. /Demek ki şimdi maymun halkasında insanlık...” şeklinde dizeleştirmişti yaşadıklarını. O şiirleştirdi yaşadıklarını, başkaları resmetti. Şarkılaştıranlar da oldu, romanlaştıran da. Filmini yapan da oldu, öyküsünü yazan da!... Ben ise hep inanılmaz buldum yaşadıklarımızı. Kim inanabilir ki, ortalaması yirmili y...

Arda Turan'ı anlamak!

Liderlik, bazı insanların ruhuna işlemiştir. O tarz insanlar, hem kendi işlerini doğru dürüst yaparlar hem de kendileriyle doğrudan ilintili olmadığı düşünülen memleket meseleleri hakkında söz söylerler. Sözleri demlenmiştir. Yudumladığınızda buharı yüzünüze vuran taze çayın deminin ağzınızda bıraktığı lezzet ne ise söylenen sözün yarattığı etki de öyledir. Karşısında uzun süredir zihnini meşgul eden bir matematik problemi olduğunun farkındadır; “ bana neci ” davranmaz. Arda Turan da öyle biri! Hem işini yapıyor hem de işiyle doğrudan ilintili olmadığı sanılan memleket meselelerine kafa yoruyor. “ Bana neci ”lik yapmıyor; bencillikten uzak duruyor. Futbolu şiir gibi oynuyor. Yalnızca oynamıyor; oynatıyor. O’nu izlerken, Oscar’lık bir film izlemiş, doyumsuz bir şarkı dinlemiş yahut Cemal Süreya’dan şiir okumuş gibi olursunuz. ArdaTuran’ı yalnız oynadığı futbol ile sevmekle yetinirseniz, O’na büyük haksızlık yapmış olursunuz. O hem oynuyor hem de oynamakta zorluk çeken arkadaşlarına...

Büyük Can Dedi ki!

“Vakitsiz yatırmayın beni /Daha çok erken ” demişti şiirinin birinde ama nihayetinde sonsuzluğa göçüp gitti. On iki yıldır ışıklar içinde yatıyor olmasından rahatsız olanlar, Can Yücel’in mezar taşlarını kırdılar; öyle bir öfke ve o kadar büyük bir hınçla. Ondan önce de, “vasiyetidir ” diyerek, mezarına şarap dökmüşlerdi; güya vasiyetiymiş!.. Demek ki, ürkmüş, “ fincancı katırları ”. Demek ki, rahatsız etmiş, “Hep yarışıyoruz/ Sen mi ben mi /Önce kim /Ölümü öldürecek diye” rek hep aramızda olması. Demek ki, “sapına kadar şair bir herif ”in yazdığı her satırın, “ bu ülkenin çocukları ”ndan, “ o çocuklar, o yapraklar, o şarabi eşkiyalar ”dan söz ediyor olması çileden çıkarmış onları. Evet, O şarabı severdi; belki de şarap en çok O’na yakışırdı. Ama “Ekmekten, şaraptan öte nimetler vardır; /Yürünmez öyle hep, bazen susulur” dizeleri de O’na ait. Yani, öyle dünyanın sözüne “Can” vermiş bir büyük şairi, şaraba indirgemeye çalışmak, bir büyük köylü kurnazlığı, ama nedense mumun da ömrünü...

Veli Göçer ama deprem riski devam ediyor(*)

17 Ağustos 1999 Depremi’nin üzerinden tam oniki yıl geçti. Rastlantı bu ya, depremin “günah keçisi ” ilan edilen müteahhit Veli Göçer, aldığı 18 yıl 9 aylık cezanın üçte birini çektikten sonra, tam da bugünlerde tahliye oldu. Gece 03.02’de, Gölcük merkezli ve 7.4 şiddetinde gerçekleşen o depremde, resmi verilere göre yaklaşık onsekiz bin insan öldü, yüzbine yakın insan yaralandı ya da sakat kaldı. Yüzotuzbin bina yıkıldı; altıyüzbin insan evsiz kaldı. Elbette gerçekleştiği bölge itibariyle Türkiye ekonomisini derinden sarsan sonuçlar üretti. Depremin ilk şaşkınlığı atıldıktan sonra başta kamu kurumları olmak üzere herkes görevini unutup, çürük binalar inşa eden müteahhitleri suçladı. O furyada gözaltına alınıp cezalandırılan müteahhitler, depremin müsebbiplerinin simgesi olan Göçer dışında Rahşan Affı ile salıverildi. Ateş düştüğü yeri yakmakla kalmıştı. Gerçekleşen afetten sonra müdahale etmek, geride kalanlara el uzatmak, neden olanlardan hesap sormak bir kamusal görevdir; ancak, ...